“Bu Süreç Halk Sağlığını Korumanın Kamucu Politikalar Üzerinden Olabileceğini Ortaya Koyması Bakımından Derslerle Dolu”- Eskişehir Bilecik Tabip Odası Başkanı Dr. Mehmet Akif Aladağ ile söyleşi

Covid19 ile yaşamaya devam ediyoruz. Siyasi erk pek çok bilgiyi ve gelişmeyi paylaşmaktan kaçınıyor. Bu söyleşimizde aklımızdaki soruları Eskişehir Bilecik Tabip Odası (EBTO) Başkanı Dr. Mehmet Akif Aladağ’a sorduk. Siyasi erk Türk Tabipler Birliğini (TTB) bilerek ve isteyerek sürecin dışında tutmaya çalıştıysa da onlar ulaşabildikleri her yerde gerçeğin fotoğrafını çekip paylaşıyorlar. Halk sağlığını korumaya yönelik önerileri ile süreci etkilemeye uğraşıyorlar. Aşağıda Yaşam Bellek Özgürlük’ün sorularını ve Aladağ’ın yanıtlarını bulacaksınız.

1-M. Akif Aladağ’ı tanıyabilir miyiz?

1961 Ankara doğumluyum. Lise eğitimimi Ankara’da tamamladıktan sonra Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde başladığım eğitimini şimdiki adı Osmangazi Üniversitesi olan Anadolu Üniversitesi Tıp Fakültesinde tamamladım. Mecburi hizmet ve askerliğin ardından 1989 yılında Eskişehir Devlet Hastanesi acil servisinde (Hızır Acil Servisler yeni kurulmuştu o yıllarda) göreve başladım. O günden beri buradayım. 1990 yılında başlayan meslek örgütü üyeliğimde 5 dönem Büyük Kongre Delegesi, 2 dönem genel sekreterlik görevlerini üstlendim. Halen sürdürmekte olduğum başkanlık görevi ile birlikte meslekte 30 yılı doldurmuş olacağım. Evliyim ve iki erkek, bir gelin babasıyım. Yani sıradan bir yurttaş hikâyesi benimkisi işte.

2-Salgın günlerinde özel ve iş yaşamı rutininizde ne gibi değişiklikler oldu?

Herkesten farklı değil, mümkün olduğu kadar “evde kal” kuralına uymaya çalışıyoruz. Ancak hem hekim kimliğimiz, hem oda yöneticiliğimiz, özellikle bizi direk ilgilendiren konular evde kalmayı zorlaştırıyor tabi. İşyeri hekimliği yaptığım için çalışanlara karşı sorumluluğumuzu yerine getirmek, insanlarımızı salgından en az etkilenmesini sağlamak için çaba harcıyoruz. Toplantılarımızı artık internet üzerinden yapıyoruz. Basın açıklamaları keza öyle. Bu ara sağlık meslek ve emek örgütleri eşgüdümünü aktive ettik, onun çalışmaları oluyor. Evden de çalışsak günün nasıl geçtiğini anlamadan akşam oluyor. Ben de bu duruma çok şaşırsam da alıştım.

3. Test merkezleri, referans hastanelerin durumu, sağlık emekçilerinin çalışma koşulları ve korunması bağlamında Türkiye’de salgınla doğru mücadele edildiği söylenebilir mi?

Biliyorsunuz yıllardır Türkiye sağlık ortamına yönelik eleştirilerimizi yapıyoruz. Halk sağlığını koruma temelli koruyucu sağlık hizmetlerinin öncelendiği, herkes için ücretsiz, eşit, ulaşılabilir, yeterli bir sağlık hizmeti ve sağlık çalışanlarının da haklarını alabildiği örgütlü bir yapı istiyoruz. Bu salgın döneminde bunun kıymetini çok daha iyi anladık. Sağlığın özelleşmesinin hem halk sağlığı hem sağlık çalışanları için ne kadar ciddi sonuçları olabileceği açıkça görüldü.

Salgını sadece tedavi ile çözmeye çalışmak da ancak işte böyle bir sistemde tercih edilebilecek bir şeydi. Neyse ki halkın duyarlılığı, sağlık çalışanlarımızın yıllardır yoğun çalışma koşullarına adapte olmaları ile bu salgının Avrupa ve ABD’de olduğu gibi ağır seyretmesinin önüne geçilmiş gözüküyor. Tabi bakanlık tarafından açıklanan veriler üzerinden diyelim. Sayın Bakanın açıklamalarını izlerseniz başarı öyküsünü 3 ilkeye bağlıyor, ”Tedbir, İzolasyon ve Tedavi”. Salgınla mücadele için “Bilim Kurulu “ kuruldu ama bir bilim kurumumuz yok. Bilim Kurulu bağımsız değil, aldığı kararları biz bağımsız bir sözcünün ağzından değil, bakanın söylediği kadarıyla biliyoruz. Sorumluluğu olan bir yapı mı yoksa danışma kurulu mu çözebilmiş değilim.

Bu değerlendirme kriterlerini örnek alırsak; tedbirler bana göre geç başladı ve henüz yeterli seviyede değil. Halen birçok işletme çalışmaya devam ediyor, izolasyon kısıtlı olarak belli günlerde uygulanıyor. Tedavi konusuna gelince orada bir başarı var ise (ki bunu henüz bilimsel tabanı olmadan söylüyoruz) bu başarı başta hekimlerimiz olmak üzere yoğun şartlarda çalışmaya alışkın ve tüm bu yükü kaldırmak için şimdiye kadar yarattıkları mucizelere yenilerini ekleyen tüm sağlık çalışanlarınındır.

Hastanelerin hepsi nerdeyse pandemi hastanesi olarak çalışıyor, donanım olarak kapasiteleri şimdilik iyi durumda ve sağlık çalışanı sayısı olarak yeterli görünüyor. Ama sağlık çalışanı nasıl çalışıyor diye sorarsanız tablo farklılaşıyor. Hastalığın direk kontrolünde görev alan kimi hekimler fazla çalışırken kimi uzman hekimlerinin iş yükü azaldı. Bu iş barışını bozabilir, yöneticiler gerekli adil çalışma koşullarını sağlayamazlarsa. Diğer sağlık çalışanları içinde aynı şey söz konusu. Üniversite hastanesinde branşları dışında görevlendirilen asistan hekimlerin de iş yükü ve stresleri katlanmış durumda. Asistanlar COVİD polikliniklerinde ve servislerinde çalıştıktan sonra ertesi gün kendi servislerinde çalışmaya devam ediyorlar. Bu hastalığın hastane içinde yayılmasına neden olabilir. Üstelik bu çalışmanın karşılığında ödeneceği söylenen ücretlendirmeden faydalanmadan.
Sağlık çalışanlarının korunmasına gelince; Bakanın kendi açıklamasında bile yetersiz tespitlere rağmen binlerce sağlık çalışanı virüsle enfekte olmuş durumda (7.500 sağlık çalışanı). TTB’nin 65 ildeki temasları ile ve çeşitli olanaksızlıklarla yaptığı çalışma sonucu, toplam 44 ilde 3474 sağlık çalışanının COVİD+ olarak tespit etmişti. Bu tespitin gerçek sayının ancak yarısı olacağını söylemiştik, yanılmamışız demek ki… Başlangıçtan itibaren önce sağlık çalışanlarını koruyun diye ısrarla çağrı yapmamıza rağmen gerekli ve yeterli tedbirler alınamadı ne yazık ki.

Vatandaşına maske dağıtmakta zorlanan bir yönetim elbette başkalarının başarı öykülerini sahiplenecektir ki böyle olmadığını kim yazabilecek veya dillendirebilecek? İyi olan şu yine sağlık çalışanlarımızın olağanüstü çabaları ve bilim kurulunun tedavi protokollerini sahadan gelen uyarılara uyarak sürekli güncellemesi ve hızlı hareket edilmesi… Kısıtlı da olsa sokağa çıkma yasaklarının, 65 yaş üstü ve 20 yaş altı kararlarının iyi uygulanması sonucu salgın korkulan boyutlara ulaşmadı. Korkulan boyut derken sağlık sisteminin
karşılayabileceği sayının üstünde kötü vakadan söz ediyorum.

4. Salgınla mücadelede Eskişehir deneyimini ve şimdiye kadar elde edilen sonuçları değerlendirdiğinizde ne söyleyebilirsiniz?

Eskişehir’in diğer illere göre iyi olduğu ve dezavantajlı olduğu alanlar var. İyi olduğu alanlar, Aile Sağlığı Merkezlerinin ve Aile Hekimlerinin sayısı, 112 organizasyonunun ve tedavi merkezlerimiz olan hastanelerimizin çeşitliliği, yatak sayısı, yoğun bakım yatak sayısı, solunum cihazı sayısı gibi… Çalışan ve donanım açısından. Ayrıca sağlık çalışanı olarak birçok ile göre iyi durumdayız. Vaka sayısı 1000 olarak açıklandı, sanıyorum 7.000 civarında filyasyon takibi uygulanan kişi var, ne yazık ki 26 vefat var. Bu sayılar tabi test pozitif vakaları içeriyor.

Dezavantajlarımızı daha iyi olabileceğimiz alan olarak değerlendirmek istiyorum. Sorun sağlığın yönetimi ile ilgili. Süreç şeffaf yönetilmediği gibi ilimizde değerlendirme yapacağımız hiçbir veri paylaşılmamaktadır. Üstelik sağlık meslek örgütleri olarak sürece dahil edilmedik. Deneyimlerimizden, sahadan bize gelen bilgilerden faydalanabilirlerdi, buna gerek duymadılar. Neden böyle tercih ettiler, kendilerine sormak lazım, bir açıklamaları vardır elbet. Bizler Eskişehir Sağlık Meslek ve Emek Örgütleri olarak 3 rapor hazırlayıp yayınladık. Sahadan gelen bilgileri derledik, önerilerde bulunduk, TV programları yaptık ve bildiklerimizi paylaşmakta hiç sakınca görmedik. Birlikte hareket edersek salgını daha az hasarla atlatacağımızı ısrarla söyledik. Ancak olumlu cevap gelmeyince ve yarın salgın bittiğinde olumsuz sonuçlardan sorumlu tutulabileceğimizi öngörerek İl Pandemi Kurul toplantılarına katılma talebimizi geri çektik.

5. TTB olarak Eskişehir özelinde test sayısı, salgına yakalanan sayısı, iyileşen ve vefat eden sayısı bakımından sonuçlara ulaşabiliyor musunuz? Ulaştığınız sonuçları kamuoyu ile paylaşmada sıkıntılar var mı?

Evet, bazı sayılara ulaşıyoruz, ama bu salgını sayılar üzerinden değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Nedenine gelince, ülkemizde bir süredir sağlık istatistik verilerinin bilimsel ölçütlerde gerçekleştiğine dair kuşkularım mevcut. Bu hastalık için de DSÖ tarafından belirlenen kriterlerin kullanılmadığını da biliyoruz. Ama yine de söylediklerimin spekülasyon olmaması için bilinenler üzerinden bir sayısal analiz yapacağım.

Virüse yakalananların %20’si hiç belirti vermiyor, %50’si hafif belirtiler ile atlatıyor, % 30’u hastaneye başvuracak kadar semptomatik oluyor. Hastaneye başvuranlara test yapılması için “ateş, kuru öksürük ve nefes darlığı” kriterleri aranıyor (son dönemde test kriterleri biraz genişletildi) .Bu durumda hastaneye başvuranların en az yarısına test yapılmıyor demektir. Testin duyarlılığını da kaba hesapla %60 olarak kabul etsek bile… Bugün (29 Nisan) test pozitif vaka sayımız 117.589 dersek, bunun 2 katına test yapıldığını ve onun da 2 katının Covid şüphesi ile hastaneye başvurduğunu hesap edebiliriz. Yani hastanelere başvuran hasta sayısı aslında 470.000 civarında demektir ki bu toplumdaki Covidli oranının %30’una denk gelir. Yani toplumda toplam vaka aslında 1milyon 200 bin ile 1 milyon 500 bin arasında demektir.

Üstelik şunu biliyoruz; Sayın Sağlık Bakanı’nın her akşam açıkladığı turkuaz tabloda rakamlar iyileşenler kısmı hariç diğerleri test pozitif vakalar. İstanbul ‘da bile “Bulaşıcı Hasatlık “tanısı ile ölenlerin sayısı, Türkiye’de ölen toplam vefat sayısından fazla. Hele ki iş kazalarının, trafik kazalarının azaldığı bir dönemde. Sayın Bakan bunu şehir dışına gönderilmeyen vefatlar nedeniyle olduğunu söyledi ama bunlar gömülen kişilerin değil, verilen ölüm raporu sayıları. Yani rakamlar üzerinden tartışmaya girildiğinde zemin sağlam olmuyor.

Bu çok kaba bir hesap, bunu yaptık çünkü elimizde veriler kısıtlı. Bakanlık bu verilere sahiptir bence ve açıklamalıdır. Hatta bakanlık tüm toplumda örnekleme yöntemi ile günlük 50.000 test kapasitesini kullanarak tarayabilir; daha ilerisi hastalık antikorlarını tarayarak toplumda direnç gelişme oranını tespit ederek önümüzdeki günlerde hastalığın seyrine ve normalleşmeye yönelik program belirleyebilir, belirlemelidir de.

Eskişehir’de Sağlık çalışanları açısından 60 civarında test pozitif olduğunu biliyoruz. Kötü durumda olan bir hekim veya sağlık çalışanı yok şu anda. Ama sorun sadece test pozitif veya negatifliğine indirilecek kadar basit değil. Bu insanlar her gün aynı tehditle yüz yüze çalışıyorlar. Evlerine hastalığı taşıma kaygıları var. Çalıştıkları kurumda yönetici problemi olan var, yeterli KKE’ye ulaşma sorunu olan var, işe giderken /gelirken ulaşım sorunu olan var, geçim sıkıntısı olan var, aşırı çalışma yükü altında olup tükenmişlik yaşayan var. Daha kötüsü salgının kontrol çalışmalarında yapılan hataları açıklayan hekim arkadaşlarımız soruşturmaya uğruyorlar ve ceza alıyorlar. Bu günlerde bile baskıcı yöntemlerini terk etmemeleri aslında karakterlerini ortaya koyması açısından bize fikir veriyor.

Oda olarak hekimlerimize yönelik çalışmalar yaparak biraz olsun KKD sağlamaya, 65 yaş üstü hekimlerimizin ihtiyaçlarını karşılamaya, ulaşım sorunu olan hekimlerimizin ve diğer sağlık çalışanlarımızın büyükşehir ile görüşmeler sonucu problemin çözülmesine, evlerine gitmek istemeyen hekimlerimizin konaklaması için uygun mekânlar ayarlamaya çalışıyoruz.

6. Covid19 sürecinde Aile Sağlığı Merkezlerinde, İlçe Sağlık Müdürlüklerinde, ambulans ve evde bakım hizmetlerinde, işyeri hekimliği birimlerinde, muayenehanelerde yaşanan sorunlar nedir?

Her bir sağlık kurumunun kendine has sorunları var. ASM’ler başlangıçta ciddi tehdit altında kaldılar. Hastalar bir anda oralara gitti ve kişisel koruyucu donanım yoktu. İlk dalgadan sonra hem donanımlar tamamlandı hem müracaat sayıları azaldı, vardiyalı çalışma sistemi ile iş yükleri biraz azaldı. Ancak COVİD pozitif bir vaka veya karantina kararı alınmış bir kişi elini kolunu sallayarak ASM’lere ilaç yazdırmaya gidebiliyor. Bunun önüne geçilemedi.

Özel hastanelere normal hasta müracaatı çok azaldı bu süreçte. Hastanelerin bir kısmı vardiyalı çalışmaya geçti, hekimlerimizin gelirleri önemli oranda azaldı. Ama büyük şehirlerde olduğu gibi ücretsiz izine gönderilme, ilişik kesme gibi sorunları yaşamadık şimdilik. Ancak süreç uzun sürerse bu tür problemlerin olabileceğini tahmin ediyorum. Hastanelere maddi destek verilmeli, eğer Pandemi Hastanesi statüsünde ise kamu hastaneleri ile aynı şartlarda çalışması sağlanmalı (Bizim önerimiz net, hepsinin bu süreçte kamulaştırılması) işten çıkarma yasaklanmalıdır. Hastane sahiplerine de şunu söylemek isterim: ”Bu güne kadar bu hekimlerle götürdünüz ve kazandığınızda baş tacı yaptığınız; hekimlerimizi zor günlerde terk etmeyeceğinize inanmak istiyoruz. Aksi durumda Oda olarak gerekli tüm desteğimizle hekimlerimizin yanında olacağız. Aslında bugünleri biraz da turnusol günleri olarak değerlendiriyorum. Bu günler geçtiğinde bakalım kim ne renk alacak. Muayenehane hekimlerinin de sorunları aynı. Hasta sayıları azaldı ve önemli kısmı açmıyor bu süreçte.

7. Sağlık emekçilerine yönelecek şiddette cezaları arttıran, geçtiğimiz günlerde TBMM’de onaylanan yasa beklediğiniz yasa mı? Yeterince caydırıcı olabilir mi? Bu arada Zonguldak Valisinin Covıd-19’a yakalanan sağlık emekçileri için “kendilerini korumayarak salgınla mücadeleye zarar veriyorlar” söylemi unutulmadı. Yıllardır “Sağlıkta Dönüşüm Programını” adı altında sağlık hizmetlerinde özel sektörün payının artırılması, sağlık hizmetleri mücadelesini nasıl etkiliyor?

AKP hükümetinin ilk icraatı SDP oldu biliyorsunuz. 2003 yılında başlattılar ama aslında bu bir Dünya Bankası” projesiydi ve 1980’lı yılların ortalarından sonra rahmetli Turgut Özal döneminde gündeme alınmıştı. Yani başlayan bir süreci devam ettirdiler. SDP’ın dile getirilmeyen veya süslü cümlelerle halka sempatik gösterilmeye çalışılan temel gerekçesi “Sağlık bir hak olmaktan çıkarılarak alınıp satılan bir meta haline getirilirse kapitalizm kendisine ciddi bir kaynak yaratır” idi. Devletlerin elini bu sektörden çekmesi ve alanı özel sağlık sunucularına bırakması hedeflendi. Şehir hastaneleri bu projenin bir ayağı, tıpkı GSS, özel hastanelerin SGK tarafından finanse edilmesi ve 1. basamak sağlık hizmetlerinin aile hekimleri aracılığı ile yarı özel kuruluşlar haline getirilmesi gibi…

Projenin hayata geçirilmesinde (Dünya Bankası Röportörlerinin de yazdığı gibi) en ciddi engel ulusal hekim birlikleri olacaktı. İşte tam burada itibarsızlaştırma, eski çürümüş sistemin sebebi olarak politikacılar değil sitemin kurbanı olan hekimlerin hedef haline getirilmesi senaryonun bir parçası idi. “Doktorun elini hastanın cebinden çekeceğiz, ben doktora iğne bile yaptırmam, bunlar hep muhalefet iyi bir şey yapmazlar” vb. söylemleri hatırlarsınız. İşte o günlerden başlayan itibarsızlaştırma kendi kurdukları sistemin tüm olumsuzluklarını da (hastalık yükünün artması, özelleştirme sonu sağlık hizmetine ulaşamayan milyonlarca yoksul, sağlık hizmeti alamayan 7 milyon GSS borçlusu, çaresizlik,) yine hekimler üzerine yıkarak, hekimleri hedef haline getirdiler.
Din soslu cehaletin beslediği anlayış hâkimiyetini artırdıkça ve Zonguldak Valisi benzeri bürokratik tipoloji tüm ülkeye yayıldıkça, adını koymakta zorlandığım sistemin sonucu oluşan öfke, sistemi yaratanlara değil yine bu sistemin mağdurlarına yönlendirildi.

8. Salgın sonrasında, temel yaşam koşullarında, sağlık emekçilerinin çalışma koşullarında, ekonomik ve özlük haklarında bir değişim beklenebilir mi?

Bu konuda çok yazılar yazıldı, epeyce yazılacağa benziyor. Radikal bir değişim beklemiyorum. İnsanlar şu günlerde bile hızla normalleşmeye yani eski hayatlarına geri dönmeye çalışıyorlar. Ama ciddi bir ekonomik tsunami olacağına dair öngörüler var. Ekonomistler ve sosyal bilimcilerin değerlendirmesi daha doğru olur.

Sağlık sistemi değişir mi? COVİD salgını ilk değil son da olmayacak ama bu süreç halk sağlığını korumanın kamucu politikalar üzerinden olabileceğini ortaya koyması bakımından derslerle dolu. Hükümetlerden bu değişim beklenebilir mi? Kesinlikle hayır! O nedenle halk, kendisi talep etmeli ve kendisini öncelediğine inandığı, siyasal değişimi sağlayacak politik tercihler yapmalı. STÖ’ler, sendikalar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, hareketler, inisiyatifler ve nihayet bireyler bunun mücadelesini vermelidir. Herkesin yapabileceği bir şeyler vardır. İroniye bakın ki virüs, dünyadaki yaşamı diğer canlılarla paylaştığımızı unutmadan, kendimizi diğer canlıların hamisi olarak görmeden, tüm formlara saygı duyarak, birlikte yaşamanın yolunu bulmamız gerektiğini gösterdi. Bu açısından da kıymetli öğretileri oldu, gözle bile göremediğimiz konakçısı olmadan canlı kalamayan bu virüs.

Paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.