“Sosyal Devleti Aradık, Durduk (!) Salgın Boyunca” – İnsan hakları savunucusu ve kadın hakları aktivisti Av. Pınar Çelik Arpacı ile söyleşi

Yaşam Bellek Özgürlük’ün bugünkü söyleşi konuğu Eskişehir Barosu üyesi Avukat Pınar Çelik Arpacı. Arpacı Eskişehir’de toplumsal muhalefetin önemli öznelerinden… İnsan hakları savunucusu ve özellikle “kadın hakları” aktivisti. Arpacı ile salgın günlerinde yaşananları / yaşatılanları “ yasalar, hukuk, eşitlik, adalet, insan hakları” kavramları zemininde konuştuk. Aşağıda Yaşam Bellek Özgürlük’ün sorularını ve Arpacı’nın yanıtlarını bulacaksınız.

Pınar Çelik Arpacı’yı tanıyabilir miyiz?

1981 Kırşehir doğumluyum. 1998 yılında Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak Eskişehir’e geldim ve o tarihten beri Eskişehir’de yaşıyorum. Öğrencilik yıllarımda tanıştığım Halkevleri Derneğiyle toplumsal muhalefete katkı sağlamaya çalışıyorum. 15 yıldan beri yürüttüğüm avukatlık faaliyetim özellikle kadın hakları ve insan hakları alanında yoğunlaştı. Eskişehir Barosu’na bağlı İnsan Hakları ve Kadın Hakları Komisyonlarında uzun yıllar çalışma yürüttüm. Özellikle bir kadın hakları aktivisti ve Kadın Savunma Ağı üyesi olarak ülkemizde ve kentimizdeki kadın cinayeti ve kadına yönelik şiddet davalarını takip ederek bu konuda çalışan kadın örgütleri ile dayanışma içinde olmaya çalışıyorum.

Covid19 salgını günlerinde özel yaşantınızda ve mesleki çalışmalarınızda sizin için neler değişti?

Pandemi süreci hayatın olağan akışını değiştirdi kuşkusuz. Ezberimiz bozuldu, iki ayı aşkın süredir evdeyiz. Eşim, ben ve iki çocuğumuzdan oluşan küçük topluluğumuz yeni alışkanlıklar edinerek yeni bir düzen içinde yaşıyoruz. Okulların kapalı olması sebebiyle uzaktan eğitim ve online dersler ev hayatımızın bir parçası oldu. Çocukların kaygısını yönetmek, okulların bu yıl açılmayacağını anlatmaya çalışmak tüm ebeveynleri zorladığı kadar bizi de çok yordu. Sokağa çıkma kısıtlamaları da salgının belirsizliğine eklenince evdeki yaşamın beni çok zorladığını söyleyebilirim. Yine bitmek bilmez ev işleri, salgın korkusu ile iyice abartılan temizlik faaliyeti hem beni hem eşimi çok yordu. Aslında bu durum ev içi “görünmeyen” emeğin hem ne kadar önemli hem dünyayı döndüren bir çaba olduğunu düşünmemizi sağladı. Yani kapıları kapalı bir evde, karantina şartlarında fiziki ve psikolojik etkileriyle bambaşka bir deneyim yaşıyoruz, bu halimiz devam ediyor.

Hukuk büromuzu salgının ilk zamanlarında bütünüyle kapalı tuttuk. O yanıyla mesleki faaliyetlerimizi yürüttüğümüz yer, evlerimiz oldu. Kelimenin gerçek anlamıyla “homeofis” durumuna geçtik avukatlar olarak. Vakaların açıklandığı ilk zamanlar adliyede kimi mahkeme ve kalemlerde mesai devam ediyordu. Daha sonra alınan kararlarla 30 Nisan’a kadar zorunlu işler dışında yargılamalar ve icra takipleri durduruldu. Bu süre, yeni bir kararla Adalet Bakanlığınca 15 Haziran’a dek uzatıldı. İşin ekonomik kısmı hiç düşünülmedi, bürosunu kapatan avukatlar bu konuda destek görmedi. AVM’lerin açıldığı bir ortamda adliyeler hala kapalı ve hukuki başvurular neredeyse donduruldu.

Yurttaşların hak arama yolları kapatılmadı ancak neredeyse aylarca ötelenmiş oldu. Mesleğe henüz başlamış veya büro açamayıp bağlı olarak çalışan meslektaşlarımız büyük sıkıntılar içinde bu dönemi aşmaya çalışıyorlar. Pandemi sürecinde mesleki olarak adliye ve büroların kapalı olması kuşkusuz algımızı ve dikkatimizi dağıttı. Bunu her meslekten insanlar da ifade ediyor. Dolayısıyla daha düşük tempoda, elimde yarım kalmış işleri tamamlayarak, son zamanlarda da her gün birkaç saat de olsa büroma giderek mesleki faaliyetlerimi sürdürüyorum.

Eskişehir Barosu üyeleri, hâkim / savcılar ve diğer adliye çalışanları arasında Covid19 pozitif olan var mı?

Bizlere ulaşmış, Eskişehir Barosunun bu konuda açıklama yaptığı bir vaka yok. Baronun resmi sitesinde ülkemizde ve kentimizde salgına karşı alınmış resmi kararlar ile ilgili bir dizi bilgilendirme yapıldı, yapılmaya devam ediliyor. Bunun dışında adliyeyi temsilen başsavcılık veya başkanlık makamlarından adliye çalışanlarının durumu ve vaka sayısı ile ilgili resmi bir açıklama yapılmadı. Ama hem baromuzda hem adliyede düşük yoğunluklu ve nöbetleşe bir çalışma sisteminin kurulduğunu biliyorum. Dolayısıyla Eskişehir Adliyesi’nde fiziki temas azaltıldı, zorunlu işler yürütüldü, koruyucu önlemler alındı.

Ülke genelinde ve Eskişehir özelinde salgınla mücadeleyi “yapılanlar, yapılmayanlar boyutuyla” değerlendirebilir misiniz?

Salgının başından bu yana AKP hükümetinin süreci kavramakta geç kaldığını ve hazırlıksız yakalandığını düşünüyorum. 2019 yılı Aralık ayında Çin’de baş gösteren ve yayılma hızı yüksek olan Covid19 virüsü ile ilgili ilk resmi açıklama 11 Mart 2020 gece yarısına bırakıldı. Test yaygınlaştırılmadı, maskeler dağıtılamadı, vaka ve ölüm sayıları konusunda saydam bir yönetim modeli izlenmedi.

Sağlık çalışanları arasında ayrım yapıldı, büyük özveriyle çalışan sağlık çalışanları virüse karşı yeterli düzeyde donatılamadı, korunamadı maalesef. Üzülerek söylüyorum ki İstanbul, Ankara ve İzmir’den sonra test sonucu pozitif çıkan sağlık çalışanları sayısında Eskişehir 4.sırada. Başından itibaren gerçek sayıları gizlemeyi, istatistiki verilerin etkisini salgının boyutlarını göstermeyecek düzeyde açıklamayı tercih etti iktidar. Hatta bir ara salgının yayılmasından 65 yaşın üstündeki yurttaşlarımızı sorumlu gösteren bir yanlış tutum içerisinde bile oldular. AKP hükümetinin salgınla mücadeleyi değil, “salgınla mücadele ediyoruz” algısını, imajını tercih ettiğini özetle söyleyebilirim.

Asıl büyük eşitsizlik emekçilerin hayatında yaşandı. Üretimi durdurmayan, sermaye sahiplerini önlem almaya zorlamayan hükümet; neredeyse 2,5 aydır milyonlarca çalışanın her sabah işe gitmesini zorunlu kıldı. 20 yaşın altındaki ve 65 yaşın üstündeki yurttaşlarımızın yaşadığı evlerden işe gitmek üzere sabah saatlerinde yollara dökülen çalışanlar, belki de kaptıkları virüsü iş dönüşü evlerine taşımış oldular. Sosyal devleti aradık, durduk (!) salgın boyunca. Çalışmak zorunda bırakılanlar da virüsle burun buruna getirildiler. Çalışamayanlar ekonomik olarak desteklenmediler, borçlandırıldılar. Serbest çalışanların Bağ-Kur prim ve vergi borçları 2020 yılının Ekim ayına ertelendi.

Kısa çalışma ödeneğinden faydalanmak isteyen işçilere 60 gün hizmet akdine tabi olmak, son 3 yıl içinde 450 gün prim ödemiş olmak gibi birçok şart koşuldu. Toplumun ekonomik olarak en zayıf kesimi olan işçiler devletçe desteklenmedi, salgın şartlarında onlara istisna tanınmadı. Üstelik kısa çalışma ödeneği de brüt maaşın %60’ı kadar bir ücrete karşılık geliyor ki sefalet ve yoksulluğun tescili niteliğindedir.

Halk sağlığını koruyamayan, kamucu bir anlayıştan yoksun hükümet sonunda çareyi bulmuş ve “evde kal” kampanyasıyla herkese bireysel kurtuluş reçetesi sunmuş oldu. Hiç unutulmayacak bir sözü, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın meşhur sözünü hatırlatalım; “Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin”. Bu ifade, AKP’nin salgın dönemindeki politikasının özeti gibiydi gerçekten.

Eskişehir Valiliği veya Sağlık İl Müdürlüğü hiç vaka açıklamadı. Hatta AKP Eskişehir İl Başkanı, kentin valisiymiş gibi resmi açıklamalarda bulundu. Merkezi anlamda süreç Cumhurbaşkanlığı, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığınca yürütülürken şehrimizde ilk zamanlarda Vali neredeyse hiç açıklama yapmadı. El yordamıyla izlenen bu süreç, deneme yanılma yöntemi ve kamuoyu baskısına göre şekillendi. Büyük imar projelerine ayrılmış devasa bütçeler ile övünen siyasi iktidarın sağlık konusunda devlet hastanesi kapatıp şehir hastanesi açmak dışında bir hazırlığının, bütçesinin olmadığını görmüş olduk.

Belediyelerin bağış ve aşevleri hesaplarının bloke edilmesinin geçerli yasal bir zemini var mı? Uygulama siyasi bir karar mı?

Aslında ortada iki ayrı mevzuat var. İlki 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu. İçişleri Bakanlığı belediyelere bağış ve yardım toplama yasağı getirirken bu kanunu gerekçe gösterdi. Diğer mevzuatımız da 5393 sayılı Belediye Kanunu ile 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu. İlk saydığımız kanun yardım toplama işini Vali iznine tabi tutmuş. Ama zaten belediyeler bir kamu idaresi olarak ayrı bir kanuna ve kamu tüzel kişiliğine sahip olarak bağış ve yardım toplama yetkisine sahiptir. Cumhuriyet tarihi kadar eski bir düzenlemedir ve herkes bilir ki halka en yakın kurumlar olarak belediyeler bağış ve yardım kabul ederler. Hatta şartsız bağışları bizzat belediye başkanı, şartlı yapılan bağışları da belediye meclisi kararı ile alma, kabul etme yetkisine sahiptir belediyeler.

Bu kadar açık bir kanun hükmü karşısında AKP hükümetinin kararı çok izansız ve vicdansız bence. Tabii ki de siyasi bir karar. Daha dramatik olan şu; idari kararları siyasi kararlar ile boşa çıkaran hükümet; alması gereken idari kararlar konusunda da çok gecikiyor veya artık bunları hayata geçirme kabiliyetinden yoksun kalmış durumda. CHP’li ve HDP’li belediye başkanlarınca yönetilen belediyelerde farklı ancak AKP’li ve MHP’li belediyelerde farklı uygulamaları görünce adeta Türkiye’de ikili bir hukuk sisteminin uygulanmakta olduğunu görmüş olduk. Yani Türkiye salgınla mücadele ederken bulunduğumuz şehre göre, şehrin siyasi dengelerine göre halkın hizmet göreceği veya belediyeler ile dayanışma içinde olabileceği meselesinde iki ayrı hukuk mekanizması devreye giriyor. Oysa yaşadığımız topraklarda dayanışma, yardımseverlik duyguları geleneksel bir kültürdür. Hatta cumhuriyet öncesi dönemde şehir eminiolarak adlandırılmıştır belediyeler. Eski adıyla imarethanelerin devamı olarak görülebilecek belediye aşevlerinin yemek dağıtma faaliyetine getirilen engellemeler siyasi husumetten kaynaklanmaktadır. Ama izlediğimiz kadarıyla belediyelere bu dönemde yapılan yardımlar artmış durumda ve hükümetin bu hukuk dışı çıkışları beyhude bir çabaya dönüştü bence.

Belediyelerin hesap numaraları bloke edilmiş olsa da yapılan ayni yardımlar hiç durmadı, askıda fatura uygulamasına müthiş ilgi gösterildi. En çok kenetlenmemiz gereken dönemlerde hükümetin siyasi iktidarını koruma kaygısıyla aldığı bu kararları kutuplaştırıcı ve ötekileştirici buluyorum. Buna rağmen hükümetin bu siyasi kararlarına rağmen beklediği siyasi sonuçları elde edemediğini düşünüyorum. Ekmek dağıtma işine getirilen yasak kolay hazmedilir bir olay değil. Her şeye rağmen tabanda, en dipte ciddi bir sivil dayanışma uç verdi, yarınlar için bizi umutlu kıldı.

Yakın tarihte TBMM’de kabul edilen infaz düzenlemesi ile ilgili değerlendirmeleriniz neler? Düzenlemede yanlış ve/veya eksik olan nedir?

Uzunca bir zaman MHP’nin ajandasında yazılı Çakıcı ve benzeri mafyatik yapıların affedilmesi üzerinden bir infaz düzenlemesi tartışması yapıldı. Bir de çocuklara ve kadınlara yönelik taciz, tecavüz, şiddet ve cinayetlerin faili erkeklerin affedilmesi meselesi AKP lobisinin etkisiyle birçok kez gündeme geldi, getirildi. Yani bu düzenleme AKP’nin ve MHP’nin hassasiyetleri ile uyumlu, bu iki partinin tabanlarına mesaj veren ve ideolojik-politik yapılarına uygun olan bir içerikle Meclise getirildi.

Her ne kadar AKP iktidarı, kadına ve çocuğa yönelik suç işleyenlere bir af düzenlemesi yapmadığını duyursa da gerçek böyle değil. Çünkü bizim kanunlarımızda kadına yönelik şiddetdiye bir suç tanımlaması yok. Hakaret, tehdit, yaralama, kişilerin huzur ve sükûnunu bozma suçları kadınların en çok maruz kaldıkları suçlardır. İnfaz düzenlemesi ile kadına ve çocuğa karşı suç işleyen birçok fail serbest kalmış oldu. İnfaz yasasına baktığımızda elimizdeki tek gerçek bu aslında.

İnfaz düzenlemesini içeren kanunun bu eşitsizliği dışında yalanları da ortaya çıkmış oldu. Çünkü hapishanelerdeki tutuklu ve hükümlülerin sağlığını korumak yahut salgının içeride yayılmasını engellemek niyetiyle bu kanunun çıkartılmadığını görmüş olduk. İktidara yakın isimlerin bu ara ölüm listelerine, saklı tutulmuş silahlarına, iç savaş çağrılarına dahi soruşturma açılmıyor. Ancak sosyal medya paylaşımı yapanlar, iktidarı eleştirenler çok hızlı bir süreç içerisinde tutuklanıp hapishaneye gönderiliyor. Dolayısıyla salıverilmeyen muhaliflerin bulundukları hücrelere ve koğuşlara daha çok muhalifin gönderileceği bir siyasetin içerisinde değerlendirmek gerekiyor infaz düzenlemesini.

Adalet Bakanlığı verilerine göre hapishanelerde çok sayıda Covid19 virüsü bulaşmış kişi var. Ağır hastalığına rağmen tahliye edilmeyen yüzlerce mahkûm bulunuyor hapishanelerde. Kanunu savunan partiler halk sağlığı saikiyle hareket etseydi bambaşka bir infaz düzenlemesi meclisten geçerdi. Oysa geçen ay yürürlük kazanan infaz düzenlemesini içeren kanundan çıkan politik sonuç şudur; yandaşlara cezasızlık ancak muhaliflere düşman ceza hukuku.

Bir de henüz salıverilmiş tecavüzcü ve katillerin çıkar çıkmaz aynı kararlılıkla aynı suçları işlemesi ve içeriye geri dönmesi meselesi var. Bu haberleri önümüzdeki günlerde sıklıkla okuyacağız, izleyeceğiz. Bu bile yapanın yanına kar kaldığı ve suç işlemeyi özendirici bir infaz politikasının Türkiye’de tercih edildiğini gösteriyor. Bu infaz tablosu, iktidarın siyasi hesaplarına göre biçilmiştir ve halkın adalete duyduğu güvensizliği derinleştirmiştir. Bu infaz düzenlemesi, memleketteki diğer olumsuz gelişmeleri de hesaba kattığımızda giderek otoriterleşecek rejim hakkında bizlere fikir vermektedir.

İşçiler ve işsizler, gündem yapılarak çıkartılan torba yasa hakkındaki değerlendirmeniz nedir? Torba yasa ile kimler korunmuş oldu?

Salgınla mücadele ettiğini söyleyen iktidar, daha başından itibaren tarafını seçmişti aslında. Cumhurbaşkanı “Ekonomik İstikrar Kalkanı” paketini açıklarken halkın payına 2 milyar lira düşmüştü. Paketin 98 milyarlık kısmı patronlara, piyasaya ve sermaye gruplarının krizini çözmeye yönelik idi.

16 Nisan 2020 tarihinde meclisten geçen 7244 sayılı torba yasa ile birlikte işçiler hak kayıplarına uğradılar. Örneğin işten çıkartmalar yasaklanmış olsa da işverenlere 3 ayı geçmeyecek şekilde işçileri kısmen veya tamamen ücretsiz izne çıkarma hakkı tanındı. Bu aslında getirilen yasağın arkasından dolanmak anlamına gelmektedir. Bu arada ücretsiz izne ayrılan işçilerin kısa çalışma ödeneğinden yararlanamayacaklarsa aylık 1177 liralık ücret desteği alabilecekleri düzenlendi. Günlük 39 liraya denk düşen bu sefalet ücreti, işçinin çalışma güvencesini ortadan kaldırmış ama işverenlere nefes aldırmıştır. Bu yanıyla torba yasa eşitlik ilkesine aykırı şekilde ve yalnızca sermayenin çıkarları gözetilerek yürürlüğe sokulmuştur. Sözgelimi 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerine göre ücretsiz izin hakkını işçinin kullanması gerekirken torba yasa ile bu hak işverene devredilmiş oldu. Yani yeni kanun, eski kanunun hükümlerini işçinin aleyhine işverenin lehine etkisiz hale getirmiş oluyor. Hatta belki işten çıkartılacak olsa işsizlik ödeneğinden daha yüksek ücret alabilecek işçiler günlük 39 liralık bir sefalet ücretine torba yasa ile birlikte mahkum edilmiş oldu. Gerçekten de eşitlik ilkesini, çalışma güvencesini ve çalışma barışını yok eden bu düzenleme infaz düzenlemesindeki adaletsizlik temasıyla ruh ikizi gibi duruyor.

Dünyayı döndüren ev içi emek dediniz biraz önce, pandemi sürecinde ev içi emek nasıl görünür oldu?

Salgınla mücadele kapsamında 65 yaş üstü ile 20 yaş altındaki yurttaşlara sokağa çıkma yasağı getirildi ve okullar tatil edildi. Bu gelişmeler ev içerisinde bu yaş grubu içinde kalan bireylerin bakım sorumluluğunu artırdı.

Toplumsal cinsiyet rolleri sebebiyle ev içi bakım işleri kadınların üzerine yüklenmiş durumda. Ev içerisindeki kişilerin sağlığı, geçim endişesi, ev işlerinin yönetimi için kadınların harcadığı duygusal ve sosyal emek, salgın sürecinde büyük artış gösterdi.

20 yaşın altındaki çocuklara getirilen sokağa çıkma yasağı, başta bekar kadınlar olmak üzere ücretli çalışan kadınların bakım yükünü katlanarak artırdı. Pandemi süresince ücretli izin verilmeyen ve hayatını geçindirmek için çalışmak zorunda kalan kadınların evde kalan çocuklarına kimin bakacağı sorusu devlet tarafından yanıtlanmadı.

Bütün bu gelişmeler ve devletin bakım sorumluluğunu üstlenmemesi yüzünden kadınlar; evdekilerin bakım sorumluluğu ile evin geçim derdi arasında sıkışıp kalmış durumdalar. Zorunlu olmayan kamu-özel işkollarında istihdam edilen tüm çalışanlara ücretli izin verilmedi. Hatta zorunlu işkollarında çalışan ebeveynlerden hiçbirine ücretli izin uygulanmadı. Böylece sokağa çıkması yasaklanan 8,5 milyona yakın 65 yaş üstü nüfusun bakım sorumluluğu yine kadınların omuzlarına yıkılmış oldu.

Ev işlerinin eşit bölüşülmemesi sebebiyle ev içinde bulunan kadınlar kadar, evden çalışma düzeneğine geçen sektörlerde çalışan kadınların da iş yükü arttı. Evlerinde, uzaktan çalışma sistemine geçerek çalışmak zorunda olan kadınlar mesleki işlerini yerine getirirken bir yandan da ev işleri ve çocukların bakımı ile uğraşmak zorunda kaldılar. Pandemi süresince hem ülkemizde hem dünyada kadınların çalıştığı, çalıştırıldığı, çalışmak zorunda bırakıldığı karşılıksız bir emek artışı katlanarak ortaya çıktı

Pandemi şartlarına rağmen tekstil sektörü başta olmak üzere birçok fabrika ve atölyelerde üretime devam edildi, kadınlar riskli ve sağlıksız ortamlarda çalışmak zorunda bırakıldı. Gündeliğe giderek geçimini sürdüren ev emekçisi kadınlar çalışamadıkları için ciddi ekonomik kayıplar yaşayarak sefalete mahkûm edildi. Restoran çalışanı, okul servisi hostesi, okul aile birliğine bağlı okul çalışanları, mağaza çalışanları gibi kadın istihdamının yoğun olduğu sektörlerde üretimin durdurulmasıyla ülke çapında on binlerce kadın işten çıkarıldı.

Yani diyebiliriz ki pandemi sürecinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği daha görünür oldu. Yine toplumsal cinsiyet rolleri kadınlara evin tüm bakım işlerini yükleyerek mevcut kadın-erkek eşitsizliğini derinleştirdi.

Salgın nedeniyle evde geçen sürelerin artması ve yeni infaz düzenlemesinin sonuçları üzerinden kadına ve çocuklara yönelik işlenen suçlarda artış oldu mu? Ülke genelinde ve Eskişehir’de görülen manzara ne söylüyor olabilir?

Salgını kontrol etmek için yapılan “evde kalın” çağrıları ile sokağa çıkma kısıtlamalarının sonuçları erkekler, kadınlar ve hatta çocuklar için farklı oluyor. Bu farkın temel sebebi toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Pandemi sürecinde bu eşitsiz güç ilişkisi, kadınların uğradığı şiddetin temelini oluşturdu. Ülkemizde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinliği ile şiddetten korunmak için kadınların gereksinim duyduğu hukuki ve sosyal desteğin yetersizliği şiddetin yoğunluğunu artırdı. Kısıtlamalar nedeniyle evlerin içinden yükselen şiddet vakaları gündemimizden hiç düşmedi.

Sokağa çıkma yasakları sonrasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü verilerine göre kentte asayiş suçlarının azaldığı ve buna rağmen yüzde 38,2 oranında aile içi şiddet vakalarının arttığı tespit edildi. İstanbul’da, 2019 yılı Mart ayında 1804 aile içi şiddet olayı yaşanırken 2020 yılı Mart ayında 2493 aile içi şiddet vakası kayıtlara geçmiş ve yıllık 38,2 oranında şiddet artışı görülmüştür.

2020 yılı Mart ayında ülkemizde 29 kadın cinayeti işlenmiştir. 29 cinayetin 18’inde kadınlar evde eşleri, babaları, sevgilileri, kardeşleri tarafından, bir başka deyişle en yakınında bulunan erkekler tarafından öldürüldü. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu tarafından 2020 yılı Nisan ayında 20 kadının öldürüldüğü, öldürülen 20 kadından 4’ünün kimin tarafından öldürüldüğünün tespit edilemediği, 2’sinin evli oldukları erkek, 3’ünün birlikte olduğu erkek, 7’sinin tanıdık biri, 2’sinin oğlu, 1’inin babası ve 1’inin de tanımadığı biri tarafından öldürüldüğü açıklandı.

Kadına yönelik şiddet olaylarında kadınların başvuru yolları salgın sebebiyle tıkandı. Şiddete uğrayan kadınlar “Alo 183” hattına ulaşamazken, Şiddet Önleme Merkezleri (ŞÖNİM) ile kolluk merkezlerine yaptıkları başvurularda sorunlar yaşanmıştır. “Alo 183” hattı ile ŞÖNİM ve kolluk süreçlerinde yaşanan sıkıntılar hala çözülebilmiş değil.

Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) 30.03.2020 tarihli ‘Covid-19 Kapsamında İlave Tedbirler’ başlıklı yazısında “6284 Sayılı Kanun kapsamında verilen tedbir kararlarının yükümlülerin koronavirüs kapsamında sağlığını tehdit etmeyecek şekilde değerlendirilmesi gerektiğine karar verilmiştir.” ibaresiyle birlikte şiddete uğramış kadınların lehine koruma kararı çıkarılmasının zorlaştırılması anlaşılır değil.

Salgın koşullarında şiddet gören ve yaralanan kadınlar Covid19 bulaşma korkusu ile hastanelere giderek darp raporu alamamışlardır. Dolayısıyla kadınlar virüse yakalanmama kaygısı ile öldürülme korkusu arasında sıkışıp kaldılar. Oysa pandemi sürecinde birçok ülkede Kadına Yönelik Şiddetle ilgili acil eylem planları açıklandı. Sığınma evlerinin sayıları artırıldı ya da alternatif barınma olanakları yaratıldı. Ülkemizde birçok kadın örgütü pandemi sürecinde yaşananları raporlaştırdı; siyasi iktidarın bu sorunla etkili ve acil bir çözüm bulması için çağrı yaptı.

Bahsettiğiniz çözüm önerileri neler?

Öncelikle Covid19 salgını sürecinde kadınların şiddete maruz kalmalarını engellemek, şiddete uğramış kadının can güvenliğini korumak için Acil Eylem Planı hazırlanmalıdır. İstanbul Sözleşmesi uyarınca olağanüstü halde dahi devletin kadına yönelik şiddetle mücadelede pozitif yükümlülük altında olduğunu hatırlatmak isterim. 6284 sayılı Kanun, hiçbir ihmale veya keyfiyete yer bırakmaksızın salgın süresince de kadın ve çocuklar öncelik alınarak hızlı ve etkin bir şekilde uygulanmalıdır.

Covid19 salgını ile evde kalınçağrıları devam ederken ev içi şiddete maruz kalan kadınların ulaşabileceği hatlar oluşturulmalıdır. Ama sadece toplumsal cinsiyet temelli şiddet özelinde, 7/24 erişilebilir, mobil servis sağlayıcılarının salgın sürecinde yardım hatlarına ücretsiz erişim olanağı sunan ve çok dilli bir Acil Yardım Hattı (ALO 183 benzeri) etkin olarak kullanılmalıdır.

Kısa adı KADES olan Kadın Destek Uygulaması hakkında bilgilendirici kamu spotu, ilan ve görseller hazırlanmalı ve şiddet gören kadınların bu sistemi kullanması teşvik edilmelidir.

Eczaneler ile ortak çalışma planlanarak kadına yönelik şiddetin diğer ülkelerde olduğu gibi ‘Maske 19’ veya başkaca belirlenecek bir kodla eczanelere bildirilmesi gerekir. Hatta aynı kodla kadınların kolluk kuvvetlerinden yardım talep edebilmesine ilişkin çalışmalar yapılmalıdır.

Kadınların hastane ve karakollara erişmekte yaşadığı güçlükler giderilmelidir. Şiddet Önleme Merkezleri (ŞÖNİM) ile kolluk personeli şiddetin önlenmesi konusunda eğitilmeli ve görevlendirilmelidir.

Salgın döneminde yoğun olarak yaşanan ev içi şiddet nedeniyle sığınak ve acil barınmaya ihtiyaç duyan kadınların yerleştirilecekleri sığınakların kapasitesi arttırılmalıdır. Açılmış sığınaklardaki sağlık tedbirleri denetlenmelidir.

İstanbul Sözleşmesi’nin 56. maddesi uyarınca kadınların ve toplumsal cinsiyet temelli şiddete maruz bırakılan tüm diğer bireylerin kadına yönelik şiddet ve cinsel istismar faillerinin tahliyeleri konusunda bilgilendirilmesi yükümlülüğü vardır. Konuyla ilgili olarak polis, jandarma, bekçi muhtar veya her türlü yolla bu yükümlülük yerine getirilmelidir. İnfaz düzenlemesine bağlı olarak tahliye edilmiş şiddet faili kimselerin oluşturacağı güvenlik riski kadınlara derhal bildirilmeli ve yasal hakları konusunda bilgilendirilmiş kadınlara kamu desteği sunulmalıdır.

Gündelik ve kayıt dışı çalışan kadınların da kısa çalışma ödeneği gibi pandemi sürecinde kayıtlı çalışanlara uygulanan olanaklardan yararlanmaları sağlanmalıdır.

Paylaşın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.